True Blood Rpg


İlk ve tek True Blood sitesi, tüm ihtişamı ve mistik çekiciliği ile sizlerle.
 
AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Laquisha ~

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Laquisha
Misafir



MesajKonu: Laquisha ~   Salı Ağus. 21, 2012 5:45 pm

21 Eylül 2007

Gözlerimi her kapadığımda onu görüyorum. Bana, kendisini kurtarmam için yalvarırcasına bakıyor. Kanı yavaşça bedeninden akarken yüzündeki umut ile birlikte gözlerindeki hayat ifadesi de sönüyor. Boğazımı düğümleyen çığlık dışarı çıkmasın diye uğraşıyorum. Gözlerim sulanmış, tuzlu gözyaşlarının etkisiyle yanıyorlar. Hayatımda sadece iki kez ağladım. 12 yıllık hayatımda sadece iki kez. Üzüntüyü ve acıyı hissedebiliyordum. Fakat kalbim sanki vicdanıma zincir vurmuş, yüreğim buz tutmuş gibi bu duyguları gözyaşı ile dışarı vurmayı hiç denemedim. Bir damla olsa bile gözyaşı benim için zayıflık göstergesi. Ben ise zayıf değilim. Güçlü olmak, kurtarmak ve hayat vermek için yetiştirildim. Oysa şimdi kalbimi saran buzlar çözülüyor, direncim kırılıyor. Çığlık atmak istiyorum.
Kardeşimin yere dökülen kanı, kutsalmış gibi hafif bir parıltıyla toprağı yıkıyor. Aslında soyumdaki güç düşünüldüğünde Romia’ların kanı her daim sihirli olmuştur. Kanın kutsallığı tartışılamaz bile. Bizden birisini yenmek herkesin elde edemeyeceği bir zaferdir. Bizi özel kılan belki kanımızın karışımı belki de üzerimizdeki lanet. Çoğumuz bu lanet sebebiyle insanlardan uzak durarız. Fakat kardeşimden de anlayabileceğiniz gibi bu ölmemize engel değildir.
Kardeşimin küçük solgun elleri sanki yaşama ulaşmak ister gibi havaya kalkıyor. Dudaklarından acı bir fısıltı dökülüyor.“Eleonora.” Diyor, adımı fısıldıyor. Ağzımdan çıkan inlemeyle birlikte ellerimi yüzümün üzerine örtüyorum. Artık kardeşimin hayallerindeki kahraman olmadığımı biliyorum. Yaşlar gözlerimi yakmasına rağmen ağlayamıyorum. Cesaretimi toplayıp karşımdaki vahşete bakabildiğimde yumuşak toprağın kan ağladığını görüyorum. Kardeşimin gözleri kaymış, göğsü hareket etmiyor. Nefes almıyor. Kardeşime baktığım bir saniyelik süre içerisinde yaşamın kaskatı kesilmiş bedenini terk ettiğini hissediyorum. Sonra arkasındaki karaltıyı fark ediyorum. Karaltı dağılıp parçalanmadan ve gerisinde uğursuz bir esinti bırakmadan hemen önce onu tanıyorum. Ve yemin ediyorum.
Kardeşimin intikamını alacağım.


09 Mart 2011

Soğuk… Elime değen yapraklar soğuktu. Buz gibi… Bana ölümün soğuk dokunuşunu hatırlatıyorlardı.
Gözlerimi açtım ve yavaşça doğruldum. Karşımdaki ağaçlık alanın zihnimde uyandırdığı anıları umursamamaya çalışıyorum. Fakat o kanı, o vahşeti nasıl unutabilirim? İnsan bu kadar sevdiği birisini kaybedince bu kadar kolay atlatır mı bu olayı? Hatıralar zihnimde capcanlı, her gece kâbuslar görüyorum. Ve kardeşimin uğruna canavarları avlıyorum, hem de her gün. Ama bu yeterli değil. O’nu bulmalıyım. O’nu kardeşimi öldüren kişi kâbuslar görüyorum. Ve kardeşimin uğruna canavarları avlıyorum, hem de her gün. Ama bu yeterli değil. O’nu bulmalıyım. O’nu kardeşimi öldüren kişi bulup canını acıtmalıyım. Belki sadistçe bir düşünce, ama sadistlik kanımda var. Büyük büyükannem Marienna’dan kötü olamayacağım düşüncesi beni rahatlatıyor.
Ve işte, tekrar buradayım. Tekrar her şeyin başladığı yerdeyim, tekrar tehlike kokusunu alabiliyorum ama bir fark var; ben bu sefer hazırlıklıyım. Artık eskiden olduğu gibi küçük, tatlı, şeker kız değilim. Artık değiştim, artık büyüdüm. Kendimi savunmayı öğrendim, belki de böyle düşünmek istiyorum. Ama bir şey biliyorum; O da benden korkuyor. Çünkü yıllarca ortada görünmedi. Yıllarca, benden kaçtı. O yıllar boyunca beni üzmenin zevkiyle yaşadı, şimdi de ona başka hiçbir zevkli tattırmamaya kararlıyım. Tanrıça’lar ölemez, ama kim bilir? Belki de karanlık gecenin içine gizlenmiş o Tanrıça’yı ben devirirdim.
Birden, aklıma Maja ve Aless geldi. Onlar da burada olsalar, aynı şeyi yapmamı istemezler miydi? Onlardan yıllarca haber almadım, fakat yine de yaşadıklarını biliyordum. Onlarla yaşadığımız çılgınca maceraları hatırlıyordum. Onlar ile her başımızı belaya sokuşumuzda bize kızan kişileri bile özlüyorum diyebilirim. Eski hayatımı özlüyorum.
Burnuma gelen keskin koku, beni düşüncelerimden ayırdı. Maja ve Aless’i bile unuttum. Çünkü bu hafif lavanta ve karanfil kokusu tanınmayacak gibi değil. Koku hoştu fakat akla ilk getirdiği şeyler kavga, anlaşmazlık ve ölüm oluyordu. Başımı sallayarak bu düşüncelerden de kurtuldum ve ay ışığının rehberliği ile birlikte ağaçlık alanda ilerlemeye, yürümeye başladım. Çevredeki karanlık yoğunlaştı, ay bile daha az parlıyordu artık. Gecenin koruyucu olduğunu düşündüğüm karanlığı, artık gözüme korkutucu gelmeye başlıyor nedense. Ah, hayır umursamıyorum. Tek umursadığım karanlığın izini takip etmek.
İlerlemeye devam ediyorum, en sonunda vardığım küçük çayırlık, türlü türlü çiçekler ile dolu. Menekşe ve minelerin arasına serpiştirilmiş kurtboğanlar hafifçe parıldıyorlar sanki. Ama benim dikkatim tamamen başka birinde…. O’nda.
Çayırın ortasında dikilmiş, kuzguni siyah saçları hafif rüzgarın etkisiyle dalgalanıyor. Gözleri kapalı, yüz hatları narin, belirgin ve asildi. Aynı zamanda da asiydi ve memnunluk doluydu. Saçları yumuşacık görünüyordu, teni bembeyazdı. Açıkçası; güzel görünüyordu. Ama ben bu güzelliğin arkasındaki karanlığı ve kötülüğü görebiliyordum. Aniden gözleri açıldı. Buz mavisi gözlerindeki bakışları tanıyordum. Bu bakışları kardeşimi öldürdüğü zamandan da hatırlıyordum. Pişmanlık duymaz, utanmaz, her zaman yaptığı şeyden ve döktüğü kandan memnun olduğunu ifade eden bu bakışlara aşinaydım.
Bu oydu, Eris.
Birden, onun kuzenimin kardeşi, dolayısıyla kuzenim olduğuna inanmakta zorlandım. Böyle bir canavarın Katherine’in kardeşi olduğuna inanamazdım. Eski zamanlardan, Katherine’in annesi Nyks’i hatırlıyordum. Nyks’in yaydığı duygular da buna benzerdi, hatta amcamın ona nasıl aşık olduğunu anlayamamıştım. Fakat Eris… Eris tamamen başkaydı. O, sınır tanımazdı.
Gözleri beni tanıdığını belirtecek şekilde ışıldarken zaman kaybetmeden “Kardeşimi öldürdün.” diye hırladım. Eris’in bir kaşı havaya kalktı. Sanki öfkemi, hatta hiçbir duygumu anlayamıyordu. Aslında mantıklıydı, bu Tanrıça’nın bir kalbi var mıydı? Hayır diye cevap vereceğim sorulardan biri daha işte.
Eris umursamaz bir tavırla “Problemi anlayamadım sanırım… Ah, yani demek istediğim kardeşinin adı neydi? Son sekiz yıl içerisinde birkaç yüz kişiyi öldürmüş olabilirim.” Diye karşılık verdi. Ah, affedersin, asıl ben anlayamadım?! Bu da ne demekti şimdi… Bu yüzsüz tavırlar bende onu parçalama isteği uyandırıyordu ve onun… Evet, sadistlik olduğunu biliyorum ama onun acı çekmesini istiyordum. Kardeşimi gözünü bile kırpmadan öldüren bu kadın, kim bilir daha kaç kişiyi öldürmüştü?
Eris’e cevap olarak kardeşimin adını verdiğim kılıcı, Adreanna’yı çektim. Ona bu adı vermiştim, çünkü hayalimde hep Eris’i bu kılıç ile parçalara ayırıyordum. Ve bu onura benden daha layık olan birisi varsa o da kardeşimdi. Üstelik kılıç onun gibiydi; parlak, ince, ama her şeye rağmen güçlü ve dayanıklı.
Eris’in gözleri kılıcıma kaydı. Sonra da pat diye “Sen benim soyumdan geliyorsun.” Deyiverdi. Bu sözler, üzerine atılmamı engelleyen tek şeylerdi. Ben Eris’in… Bunun anlamı da neydi şimdi? Aile soyağacımızı biliyordum; uzun yıllarım kütüphanemizde, küflü kitapların arasında bu inanılmaz ve sihirli soyu keşfetmekle geçirdim. Bizim Eris ile hiçbir bağlantımız yoktu. Hiçbir şey, beni Eris’e bağlayamazdı. Şey hariç… Şey…
Birden gözlerim iri iri açıldı. Birden elimin titremeye başladığını hissettim. Birden çevremin farkına vardım. Eris ile aramızdaki benzerliklerin farkına vardım. Yüz hatlarımız tıpatıp aynıydı. Gözleri… O buz mavisi gözler, yıllar boyunca aynada gördüğüm gözlerden farksızlardı. Kafamda beliren aile soyağacımızın bazı bölümlerine odaklandım. Mesela Hektor’a. Hektor, büyük dedemiz Alejandro’nun Eris’ten olma çocuğuydu. Ve babam da, Hektor’un torunuydu.
Aklıma gelen bilgilerle birlikte, tıpkı filmlerde olduğu gibi elimdeki kılıcın kayıp büyük bir sesle yere düşmesini bekliyordum. Ama öyle olmadı. Kılıcı sıkıca kavradım. Hayır. Bunu kabullenmeyecektim. Hayır. Hayır, hayır, hayır. Ben Eris gibi değildim. Onun soyundan gelmem bir şey ifade eder miydi? Ailemizin yaşayan üyelerinden yarısından fazlası Persephone, Hekate veya Eris’in soyundan geliyorlardı. Elbette Eris bizim için farklı bir kılıfın içindeydi. Başımıza laneti saran oydu. Beni sevdiğim insanlardan uzaklaştıran oydu. Tekrar sevmemi engelleyen oydu. Hayatımın anlamının yok olmasının sebebi oydu.
İçimde patlayan ani güç, beni sarstı. Arasam bile bulamayacağım özgüvenimle dolu bir ses tonuyla “Biliyorum.” Diye fısıldadım. “Biliyorum… Ve umurumda değil.” Bu sözler, Eris’e karşı sarf edeceğim son sözlerdi. İleriye doğru atıldım. Adreanna’yı havaya kaldırdım ve saplamaya hazırlandım. Ama aniden kalbime saplanan bir acı beni durdurdu. Nefes alamıyordum. Kalbim, göğüs kafesimin içerisinde çırpınıyordu. Gözlerimi, Eris’in gözlerine diktim. İşte o an, içime çektiğim havanın son nefesim olacağının farkına vardım.
Bedenimde kalan son gücüme tutunarak, kılıcımı Eris’in kalbine sapladım. Bu onu, bir Tanrıça’yı öldürmezdi. Ama yüzündeki acı, inanmazlık ve şaşkınlık ifadesi intikam hırsımı tatmin etmeye yetti.
Geriye doğru devrilirken, Eris’in bana yaptığı şeyin gücünü hissettim. Beni Eris öldürüyordu. Sırtımda yumuşak toprağı hissettim, yere düştüğümü tenime sürtünen çiçekler sayesinde anladım. Gözümün önünde siyah noktacıklar uçuşuyordu. Görüşüm kararmaya başlamıştı. Birden kendimi tamamen başka bir dünyada buluverdim. Çevrem altın rengiyle kaplıydı, saf altın rengiyle. Karşımda bir kadın duruyordu. Kadını tanıyor gibi hissediyordum, fakat mantığım bana bunun imkansız olduğunu haykırıyordu. Ancak kadın bana bir yerden tanıdık geliyordu. Yüz hatları bana şeyi anımsatıyordu… Kardeşimi ve beni.
Karşımdaki kadın, annemdi, bir Tanrıça’ydı.
Onu son görüşüm, dört beş yaşlarımdaydı. Kardeşimin doğduğu zamanlardı yani. Ona güveniyordum. Hangi Tanrıça veya neyin nesi olduğunu bilmiyordum, ama ona güveniyordum. “Başardım mı? İntikamımı… İntikamımızı aldım mı?”diye sordum. Annem gülümsedi. Gülümsemesi doğan güneş gibiydi, tüm kötü duygularımı yok ediyordu. “Evet.” Dedi.“Evet kızım, harikaydın. Seninle gurur duyuyorum.”
O son sözlerini söylerken, bilmediğim bir yere doğru çekildim. Kendimi tamamen mutlu hissedeceğim, sonsuza dek kardeşim ile yaşayabileceğim bir yere…


11 Ocak 2012

Uyanıyorum… Tekrar hissediyorum. Bedenimi hissediyorum, nefes alıyorum. Akciğerlerime dolan hava ilk başta canımı yakıyor, fakat sonra alışıyorum. Ve bir şey hatırlıyorum. Ben ölmüştüm.
Hızla doğruluyorum. Kendimi bir revirde, sedyede yatar halde buluyorum. Karşımda duran kişi ise… Maja.
Maja. İsmi bile, artık bana yabancı geliyordu. Fakat kahverengi gözleri, parlak saçları, ve davranışları ile oydu bu. Kuzenimdi, Maja’ydı. Alessandra ile onu ayırt edebilen nadir kişilerden olarak, onun Maja olduğunu biliyordum. Yüzü bana bir şeyleri anımsattı. Yeraltında… Hades’in yanında… Maja, babasıyla bir şeyler konuşmuştu… O benim…
Hızla yattığım sedyeden kalktım ve “Ne yaptın sen? Maja, ne yaptın sen?!” diye haykırdım. Maja usulca “Bir hayat, bir diğer hayata bedeldir. Üvey babam Christian’ın ölümü, senin için yeni bir yaşam demekti. Bunu biliyordum.” Dedi. Hiçbir şey anlamamıştım. Tekrar, bu sefer fısıltılı bir ses tonuyla “Ne yaptın sen?” diye sordum. Bu sefer kuzenimin cevabı açık ve netti.
“Seni hayata döndürdüm Elly. Ruhun için üvey babamı kurban ettim. Hayata hoş geldin… Tekrar.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Crystal Prévela
Safkan Peri | Peri Diyarı Kraliçesi
 Safkan Peri | Peri Diyarı Kraliçesi
avatar

Mesaj Sayısı : 268
Popülerlik : 11
Kayıt tarihi : 11/08/12

MesajKonu: Geri: Laquisha ~   Perş. Ağus. 23, 2012 10:06 am

25/25 Betimleme
13/15 İmla ve Mantık Hataları
15/15 Akıcılık
20/20 Kurgu
10/10 Görünüş ve Paragraf Düzeni
15/15 Uzunluk (En az 30 satır)

Toplam 98 puan.Ggecikme için tekrar özür diliyorum. True Blood Rpg'ye hoşgeldiniz!

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://truebloodrpg.yetkinforum.net
 
Laquisha ~
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
True Blood Rpg :: Karakter Yaratma :: Rpg Kutusu :: Rpg Puanlama-
Buraya geçin: